Savsırıko’nun Doğuşu
Setenay Guaşe, Psıj (Kuban Irmağı) kıyısında çamaşır yıkıyordu. Karşı kıyıda da Nartların çobanı ineklerini otlatıyordu. Çoban, ırmak kıyısında çamaşır yıkamakta olan Geaşe’yi görünce, kıyıya yaklaştı, Setenay’ı gözetlemeye başladı. Setenay çok güzeldi. Ondan daha güzel bir kadın henüz yaratılmamıştı. Çoban gözlerini Setenay’dan ayıramıyordu.
-“Ey güzel Setenay, güzellikte benzeri olmayan, bir kes olsun yüzüme bak!” dedi çoban. Setenay bakınca çobanın kor gibi kızarmış olduğunu gördü. Setenay’ın da kalbine bir cıvgı sıçramış, ateş içinde kalmıştı. Setenay’ın gücü tükendi, bir taşın üstüne otur
Setenay, çamaşır yıkamayı bitirdi, gitmek için hazırlanırken çobanın sesini duydu:
-“Ey güzel Setenay, güzellerin en güzeli! O kadar akıllısın ki, erkekler senden akıl danışır. Üzerinde oturduğun taşı niçin alıp evine götürmüyorsun?” dedi.
Setenay, çobanın dediğin yaptı, taşı aldı, eve götürdü. Bir köşeye koydu. Aradan çok geçmeden Setenay hareket eden bir şeyin sesini duymaya başladı. “Bu ses nereden geliyor? Bu hareket eden de ne?” dedi Setenay, etrafına bakındı. Taşın yanına yaklaşınca ses netleşiyor, uzaklaşınca da zayıflıyordu.
-“Çok ilginç!” dedi Setenay, kulağını taşa dayadı, dinledi. Taşın içinde bir devinim vardı. Ses, oradan geliyordu. Taşı yün ile sardı. Aradan henüz üç gün geçmişti ki yün kavruldu. Yine sardı, bir süre sonra yine yün kavruldu.
-“Bize yaşam veren Psetha,”1 dedi, “bu taş her gün biraz daha büyüyor.” Taşı durmakta olduğu yerden aldı, ocağın sıcak bir yerine koydu. Taş, ocakta dokuz ay, dokuz gün kaldı. Taş koskocaman olmuş, içi deviniyordu, üstü kızarmıştı.
Setenay, Lepş’ın2 işliğine koşarak gitti: “Lepş, sana güvenebilir miyim?” diye sordu.
-“Bana güvenemeyeceksen; maşam hünerini gösteremeyecek; çekicim silahım olmayacaksa ben niçin yaşıyorum ?!” dedi, Lepş. Setenay’ın sözlerinden alınmıştı.
-“Kimseye anlatamadığım sorunum var. Anlatsam inanmak zor, anlatmasam tasalanıyorum. Ne yapacağımı şaşırdım,” dedi Setenay. Zorda olduğu belliydi.
-“Ooo,” dedi Lepş, “Soru, yanıtsız kalmaz; yanıt, sahipsiz kalmaz. Boşuna zaman geçiriyoruz. Söyle ne olduysa. Ne olursa olsun ben yardıma hazırım.”
-“Dilimi utandıracağıma evime gidelim, oradaki harikulade olayı gözünle gör!” dedi Setenay.
-“Gidelim, diyorsan ben hazırım. Erkeğin sözünden kuşku duyulmaz, erkek sözünden dönmez, ” dedi Lepş. Alet, edevatını aldı, işlikten çıktı.
Lepş, Setenay’ın evine gitti.
Lepş, ocakta duran kızarmış taşı görünce, “Ooo, bu da ne?! Ben yaşamım boyunca çok şey gördüm, çok şey de duydum. Ama böyle sini ne gördüm, ne de duydum. Vaşhue,3 ne kadar acayip bu!” dedi.
Lepş, taşı kırmak için yedi gün yedi gece uğraştı. Lepş taşa çekiçle vurdukça Setenay’ın yüreği ağzına geliyordu. Lepş’ın kırdığı taşın içinden bir erkek çocuğu düştü. Setenay çocuğu yerden kapınca eli yandı, çocuk kucağına düştü. Eteği yandı, çocuk tekrar yere düştü. Çocuğun vücudu tutuşmuş gibi yalım saçıyordu.
Lepş, çocuğu uyluklarından maşayla tuttu, yedi kes suya batırdı, çıkardı. Çocuğun vücudu o kadar sıcaktı ki, her batırışında su kaynıyordu. Çocuğun vücudu çelikleşmişti. Fakat Lepş’ın maşayla tuttuğu yerler et olarak kalmıştı.
Taşın içinden çıkarılan çocuk çok çabuk büyüyor, bir ayda atması gereken boyu bir günde atıyordu. Nartlar şaşırmıştı. Setenay’ın taştan çıkarılan oğlunun haberi her yerde anlatılmaya başlanmıştı. Haber Bırımbıhu’a da ulaştı, Setenay’ın yanına geldi. Gelir gelmez de:
-“Kancık köpek gibi ilk karşılaştığın erkekten döl alacaksan Geuaşe4 sanını niçin
kirletiyorsun?” diye bağırmaya başladı.
-“Bu benim öve oğlum doğrulanlara benzemiyor. Eğer böyle bir oğlun olsaydı kıskançlıktan çatlamazdın,” dedi Setenay. Bırımbıhu:
-“O senin öve oğlun ise niçin evinde kalıyor, kucağında oturtuyorsun?” dedi, Bırımbıhu.
-“Bunu taş doğurdu, Lepş su verdi, çelik gibi yaptı. Sos taşından çıkarıldığı için Savsırıko adını verdik,” dedi Setenay.
Savsırıko ocaktan aldığı korlarla oynuyor, ağzına atıyor, sönmüş olarak ağzından atıyordu. Bırımbıhu, Savsırıko’nın bu halini görünce:
-“Bu belalı bir döl, Nart soyunu yok edecek. Bu doğunca çoklarının ölümü yakınlaştı. Yalanım varsa Vaşhue üzerine ant içerim,” dedi.
Setenay, oğluna Savsırıko adını vermişti. Savsırıko’nın doğuşu da işte böyle anlatılır.

murat papşu

Bir varmış bir yokmuş, Tasuta adında güzel bir kız yaşıyormuş. Bir gün annesi ağır hasta olup yatağa düşmüş. İyileşemeyeceğini anlayınca tek göğsünü çıkarıp kızına vermiş:
-Ben ölüyorum kızım, bu zor dünyada seni yalnız bırakıyorum. Ama senin için yapabileceğim bu; acıktığın zaman bunu em. Yalnız kimseye gösterme, başka bir şeye ihtiyacın olmaz.
Tasuta’nın küçük bir sandığı varmış, annesinin göğsünü onun içine koyup kilitlemiş. Kadın da ölmüş ve gömülmüş.
Bir zaman sonra babası, küçük bir kızı olan başka bir kadınla evlenmiş. Evlendiği mavi gözlü, kalkık burunlu kadın kötü kalpli biri çıkmış, üvey kızına dünyayı dar etmeye başlamış. Kendi kızını giydiriyor, yediriyor, seviyor; üvey kızını ise çalıştırıyor, aç bırakıyor, paçavralar içinde gezdiriyor, azarlıyor, beddua ediyormuş. Küçük kız şikayet edecek halde değilmiş, kötü kalpli kadın babasını avucunun içine almış, konuşturmuyormuş. Zavallı ne yapsın, her şeye katlanıyormuş. Acıkınca bir süre ortadan kaybolup sandığını açıyor, annesinin göğsünü emiyor, emer emmez karnı doyuyor, gücü artıyor, üzüntüsü geçiyormuş.
Böyle yaşayıp giderlerken üvey annenin kızı gün geçtikçe çirkin ve beceriksiz, üvey kızı ise daha güzel, daha becerikli olmuş. Kadın buna içerliyor, kızıyormuş... Daha sonra her nasılsa, bunda bir iş var, öğrenmeden içim rahat etmeyecek diyerek küçük kızı izlemeye başlamış. İzleye izleye Tasuta’nın sandığı açıp, annesinin göğsünü çıkarıp emdiğini görmüş. “İşte şimdi buldum”, diyerek küçük kızı değirmene göndermiş ve Tasuta’nın annesinin göğsünü gizlice alıp saçağın altına gömmüş.
Tasuta ihtiyacı olup annesinin göğsünü bulamayınca olanları anlamış ve ağlamış, ağlamış; ne yapsın, gücünü toplayıp yine çalışmaya koyulmuş. O gecenin sabahında saçağın altında ak alınlı bir inek duruyormuş. İnek bizim diye kimse gelmeyince alıkoyup sağmaya başlamışlar. Derken bir gün Tasuta ahırı kürerken çok acıkmış. İnek bakmış, bakmış ve Çerkesçe demiş ki:
-Ah, küçük kızım, acıktığında kimseye görünmeden gel beni em.
Tasuta koşup ak alınlı ineği emmiş, emer emmez karnı doymuş, gücü yerine gelmiş, üzüntüsü geçmiş.
Mavi gözlü, kalkık burunlu kadın daha çok öfkelenmeye başlamış.
Bir gün anne kız başka bir köye misafirliğe gitmek istemişler; giderlerken kadın üvey kızına:
-Bu eve ne gir, ne de çık. Seni evde ya da evden çıkmış bulursam, söylemedi deme, üç canın olsa da tek birini bırakmadan bu iki elimle alırım, demiş.
Tasuta ne yapacağını bilemeden ağlayıp pencerenin önünde otururken küçük bir saka kuşu gelip omzuna konmuş:
-Neden ağlıyorsun Tasuta, seni kim üzdü, demiş.
-Üvey annem benden böyle tuhaf bir şey isteyip gitti, demiş küçük kız, - şimdi ne yapacağımı bilmiyorum.
-O da zor bir şey mi, bunun için üzülme, demiş küçük kuş.- Üvey annen geldiği zaman gidip bir ayağın dışarıda bir ayağın evde olacak şekilde dur; evden hem çıkma hem de girme, dediği bu değil mi, diyerek saka kuşu uçup gitmiş.
Tasuta işlerini bitirip akşama kadar oynamış, anne kızın geldiğini görünce gidip küçük kuşun dediği gibi durmuş. Yaklaştıklarında üvey anne ona bakmış ve demiş ki:
-Ne o, yapacak bir şey bulamadın mı, niye orada dikiliyorsun?
-Bilmem ki, demiş Tasuta, bana eve ne gir ne çık demiştin, ben de dediğin gibi yaptım.
Üvey kızının üstün geldiğini anlamış kadın, daha çok kızmış:
-Görüyor musun şu mendeburu, çalışmamak için mazeret uyduruyor!
Ertesi gün anne yine kızıyla misafirliğe gitmek istemiş. Giderken bir insanın yapamayacağı bir iş vermiş Tasuta’ya; bir çuval darıyı bir çuval arpanın içine dökmüş, iyice karıştırmış ve başına oturtmuş:
-Bu darıyla arpayı güzelce ayıkla, ayır. Ben döndüğümde yapmamış olursan yedi canın olsa da bir canını bırakmadan alırım, demiş ve anne kız arkalarına bakarak güle oynaya çıkıp gitmişler.
Tasuta arpayla darının başında ağlayıp oturuyormuş. Bir saka kuşu gelip omzuna konmuş:
-Ne oldu küçük kız, demiş, niye ağlıyorsun?
-Nasıl ağlamayayım, demiş küçük kız, üvey annem misafirliğe giderken önüme böyle bir iş koyup çıktı. Ben bunu yapmadan gelirse, yedi canım varsa, birini bırakmadan yedisini de alacak!
-O da zor bir şey mi, demiş küçük kuş. Bunun için ağlama. Hepsini yere dök, sen git oyna, ben şimdi senin için onları ayırırım, demiş ve uçup gitmiş.
Bir dakika içinde büyük bir güvercin sürüsü uçarak eve gelmiş, arpayla darıyı ayırıp birer çuvala koymuşlar. Küçük kız da sevinç içinde oynayıp oturuyormuş.
Anne kız gelince üvey annesi Tasuta’ya çıkışmış:
- Boyu devrilesice, arpayla darıyı ayır diye ben sana mı söyledim komşunun gelinine mi?
-Bana, demiş Tasuta, -ben de ayırdım, ayrı ayrı koydum, duruyor.
-Seni yalancı, demiş mavi gözlü kalkık burunlu kadın, on elin olsa da ayıramazsın o kadarını!
-Bak öyleyse!
Koşup bakmış ki arpayla darı ayrılmış, bir tane diğerinin içinde kalmamış.
-Allah Allah, bunun hepsini sen mi ayırdın, demiş üvey annesi, kızıp söylenmiş.
Babası, ağzında gem olsa da dayanamayıp kızını savunmuş:
-Niye olmasın, demiş, Tasuta her zaman beceriklidir, kimsenin yapamadığını yapar.
-Ah, sen beni öldüreceksin, diye kadın ateş püskürmüş. Bunu benim biricik yavrumu küçük düşürmek için söylüyorsun. Ben sana o kırmızı gözlerinle gösteririm senin kızın mı beceriksiz benim kızım mı, diyerek ertesi gün bir çuval arpayla bir çuval darıyı kar
Üvey annenin kızı ağlanıp sızlanıp otururken saka kuşu gelip pencerenin pervazına konmuş:
-Niye ağlıyorsun, niye sızlanıyorsun küçük kız, diye sormuş,-Seni kim üzdü?
-Annem üzdü, demiş kız. Kız kardeşim gibi benim de bu yığını ayıklamam için bıraktı.
-Bunun için ağlama, demiş küçük kuş, onu yapacak olanları ben sana gönderirim, sen git oyna diyerek uçup gitmiş.
Biraz sonra büyük bir karga sürüsü eve dalıp, arpayı darıyı ayırmadan hepsini yiyip gitmişler.
Akşam annesi geldiğinde:
-Ayırdın mı yavrum, diye sormuş.
Ne iyi ne kötü bir söz söyleyememiş kızına, üvey kızına kötü kötü bakarak içeri girmiş. “Bunun acısını çıkarmazsam Allah canımı alsın” demiş mavi gözlü, kötü kalpli kadın. Üvey kızından isteyeceği bir iş bulmuş:
-Ben babamın evine gidiyorum, akşam geldiğimde bu yünü güzel bir giysi olarak görmezsem, dokuz canın olsa da bir canını bırakmadan alırım, diyerek Tasuta’nın önüne dağ gibi yünü yığmış, kendisi de kızını alıp çıkıp gitmiş.
Bu kadar yünü yıkamak, kurutmak, ditmek, taramak, kabartmak, eğirmek, dokumak, biçmek, dikmek, güzel bir giysi yapmak için en az bir ay gerek! Tasuta ağlayıp oturuyormuş. O sırada bir saka kuşu gelip omzuna konmuş:
Ne oldu küçük kız, neden ağlıyorsun?
-Nasıl ağlamam, demiş, - bu kadar yünü akşama kadar güzel bir giysi yapamazsam üvey annem benim canımı alacak!
-O da zor bir şey mi, demiş, küçük kuş. Bunun için ağlama. Senin için bunu yapacakları ben şimdi gönderirim, sen git oyna, demiş.
Biraz sonra ak alınlı bir inek gelip yünü çiğnemiş ve yutmuş. Bir saat geçmeden ağzından güzel, kahverengi bir giysi çıkarıp yaymış ve otlamaya gitmiş.
Akşam anne kız döndüğünde üvey annesi Tasuta’ya çıkışmış:
-Boyu devrilesice, kumaş dokuyup güzel bir giysi yap diye ben sana mı söyledim yoksa komşunun gelinine mi?
-Bana, demiş üvey kızı. Ben de yapıp yatağın üzerine koydum.
-Mümkün değil yapabilmen, yalan söylüyorsun. On elin olsa da yapıp yetiştiremezsin!
-Bak öyleyse!
Mavi gözlü, kötü kalpli kadın koşup bakmış, güzel giysiyi görünce öfkeden mosmor olmuş.
-Bunu yapan senden başkasıysa iki elin kurusun, demiş.
Babası ağzında gem varsa da kızına acıyıp:
-Neden olmasın ki, demiş, vallahi bu köyde bu zavallıdan daha becerikli, daha çalışkan kimse yok.
- Ah, sen beni öldüreceksin, diyerek mavi gözlü, kötü kalpli kadın ateş püskürmüş. Senin niyetin benim yetim yavrumu küçük düşürmek. Ben sana o kırmızı gözlerinle gösteririm benim kızım mı beceriksiz senin kızın mı, diyerek ertesi gün dağ gibi yünü getiri
-Al, yavrum, akşama kadar bundan bir soylu giysisi yap!
Kendisi de Tasuta’yı, eline kör bir orak verip ekin biçmeye götürmüş.
Küçük kız ne yapsın, ağlayıp sızlanıp yün yığınının yanında oturuyormuş. O sırada ak alınlı bir inek yanına yaklaşmış:
-Niye ağlıyorsun, niye sızlanıyorsun küçük kız, demiş. Kim üzdü seni?
-Nasıl ağlamayım, nasıl sızlanmayım, beni annem üzdü, demiş.
-O da zor bir şey mi, getir buraya, diyerek yünü yemiş ve Tasuta’nın güzel giysiyi serdiği yatağın üzerine pislemiş, üzerine bir şey ört onun, diyerek çıkıp gitmiş.
Annesi geldiğinde:
-Yaptın mı, yavrum, diye sormuş.
-Evet, anneciğim, yatağın üzerinde duruyor.
Kadın sevinçle koşup baktıysa, yatağın ortasında havluyla örtülmüş kocaman, taze bir mayıs duruyor! Öfkeden mosmor olmuş:
-Bu nasıl oldu, demiş.
Küçük kız nasıl olduğunu anlatmış.
Kalkık burunlu, mavi gözlü kadın kızına ne iyi ne kötü bir söz söylememiş, hışımla üvey kızına dönüp:
-Kırmızı gözlü babanı çağır, demiş.
-Ne istemiştin, canımın içi, demiş adam rengi atarak.
-İstediğim, demiş, - o ineği kesip bize yedireceksin!
Tasuta koşup gitmiş, ak alınlı ineğe duyduklarını söylemiş:
-Çabuk kaç, saklan, demiş.
-Olmaz, demiş ak alınlı inek, nereye gidersem gideyim beni bulurlar. Onun yerine şöyle yapalım daha iyi: Benim etimden sen yeme. Onlar beni yedikten sonra kemiklerimi bir tane bırakmadan topla, şu otladığım yuvarlak tepenin eteğine göm. İşin kötü gittiğin
Ak alınlı ineği kesip pişirmişler, köylüyü toplayıp yedirmişler. Avluyu Tasuta temizlediği için bir tane bırakmadan bütün kemikleri toplamış ve götürüp yuvarlak tepenin eteğine gömmüş.
Aradan zaman geçmiş, bir gün köye hanın habercisi gelmiş:
-Hepinize selam olsun, demiş, - beyimizin kolu kırıldı da ona çepşako yapacaklar; gelin, oynayın, eğlenin!
Sıkılıp oturan anne kızın da aradığı buymuş, gece olunca çepşakoya gitmek için hazırlanmışlar:
- Oraya soylu gençleri gelecek, demiş mavi gözlü kalkık burunlu kadın, -kendini beğendirmeye çalış, yavrum, evlenme çağın geldi.
-Ne olur beni de götürün, diye yalvarmış Tasuta, - ben hiç çepşako görmedim.
-Tabii, demiş üvey annesi, senin gibi pasaklıyı sokarlar hanın haçeşine ! Bu azıcık yünü dit, oyalanırsın, diyerek bir yün çilesi atmış ona ve çirkin kızını alıp çepşakoya gitmiş.
Tasuta ağlamış, ağlamış; sonra ak alınlı ineğin söylediği aklına gelmiş ve koşarak yuvarlak tepenin yanına gitmiş, üç kez seslenmiş. Seslenir seslenmez tepe ikiye ayrılmış, içinden güzel iki kır at koşulu bir fayton çıkmış. Faytonun içinde alacalı bir sandık duruyormuş. Tasuta sandığı açmış, içinden ipek elbiseyi çıkarıp giymiş, altın kemeri beline bağlamış, dışepı’ayı da başına takmış. Sandıkta küçük bir altın yüzük de varmış, onu da parmağına geçirmiş ve faytona binip yola çıkmış.
-Allah allah, çepşakomuza peri kızı geldi, diyerek hürmetle karşılamışlar ve parmaklarının ucundan tutarak haçeşe götürmüşler.
“Peri kızı geldi, çepşakomuz kutlu oldu, beyimiz çabuk iyileşecek” diyerek izzet ikramda bulunmuşlar, oynatmışlar, eğlendirmişler. Oradakilerin ondan başka konusu yokmuş. Hanın oğlu da Tasuta’dan gözünü ayıramıyormuş. Bizim anne kız da tanıyamamışlar onu; tövbe estağfurullah, böyle güzelliği olan padişahın kızı değilse peri kızıdır diyerek bir köşede durmuş onu izliyorlarmış.
Hava aydınlanmaya başlayınca Tasuta telaşlanmış:
-Aman Allahım, gitme vaktim geçiyor, demiş.
-Dur, acele etme peri kızı, yanına atlı refakatçi verelim, diyerek hanın oğlu atılmış, elini tutmuş.
Elini tuttuğunda, diğeri kurtarmak için çekince küçük yüzüğü parmağından çıkmış ve düşmüş, zıplayarak yuvarlanıp gitmiş. Tasuta bunu fark etmeden faytona atlamış, iki kır at ileri atılıp göz açıp kapatıncaya kadar uzaklaşmış. Peri kızının arkasından çıkan kalabalık ardından bakakalmış.
Gün ışıyıp hanın oğlu biraz uzanmak için dışarı çıktığında, güneşte parlayan altın yüzüğü görüp yerden almış:
-Vallahi, demiş, bu dün akşamki peri kızının yüzüğü. Yer gök şahidim olsun ki bu yüzüğün sahibini bu dünyadaysa onu bulacağım.
Handan izin alıp huarasına atlamış ve bütün Kabardey’i dolaşmış: Prens, özden, basit halk, köle ayırmadan bulduğu kızın parmağına yüzüğü takmaya çalışıyor, ama yüzük olmuyormuş. Bulamadan dönerken, biraz dinlenmek ve bakmak için Cılahsteney’e uğramış. Hanın oğlu umudunu yitirmiş halde köye geldiğinde mavi gözlü kötü kalpli kadın, kandırarak çirkin kızını vermek amacıyla hemen gitmiş, Tasuta’yı bodruma kapatıp hanın oğlunun karşısına dikilmiş:
-Beyim, o aradığın burada, demiş.
-Nerede, diye delikanlı atından aşağı atlamış.
-Küçük yüzüğünü ver de, bak, benim ay yüzlü kızıma nasıl uyuyor!
Yüzüğü almış, ne yaptıysa da koca kızının küçük parmağına geçirememiş. Ovmuş, sabunlamış, bir türlü olmamış. Olmadıkça zorlayarak, tombul parmağını çevirip bükerek kızı avaz avaz bağırtıyormuş.
-Boyu devrilsin senin de doğuranın da, diye söylenirken mavi gözlü kalkık burunlu kadın yüzüğü düşürmüş, yüzük zıplayıp bodrumun kapısının önüne doğru yuvarlanmış.
Hanın oğlu yüzüğü almak için gidince bir ağlama sesi duymuş. Bodrumun kapısını tekmeyle vurup açmış. Bir baktıysa içeride güzeller güzeli bir kız oturuyor; yüzüğü taktığında tam tamına uymuş.
-Ölümün üzerinden atlamadan onu bu avludan çıkaramazsın, diyerek üvey annesi önüne dikilmiş.
Tam o sırada ormandan Tasuta’nın babası gelmiş:
-Dinleme o cadıyı, demiş, - kızın sahibi benim, sana veriyorum. O zavallı bu mavi gözlü zalimin elinden çok çekti. Tasuta’nın çektiklerini de kendi çektiklerini de hanın oğluna anlatmış.
Köylü de toplanmış, bunları duyunca mavi gözlü kalkık burunlu kadını yakalamışlar, eyere alışmamış iki atın üzerine bağlayıp salmışlar.
O anda yuvarlak tepe sarsılmış, ikiye ayrılmış, içinden Tasuta’nın annesi sapasağlam çıkmış. Büyük bir düğün yaparak güzel Tasuta’yı hanın oğluna vermişler. Hanın oğlunun seyisine de mavi gözlü kötü kalpli kadının kızını vermişler. İkisi de şimdi bolluk ve mutluluk içinde bizim köyün en ucunda oturuyorlar.
 Nart Tlepş
     Nart Tlepş nartların en ulularındandır. Nart halkının tüm araç ve çereçlerini yapmak, yeni buluşları ile halkın yaşamını kolaylaştırmak onun görevleri arasındadır. Her türlü madeni işleyip olağanüstü güzellikte araçlar yapar. Maden çağı uygarlığı aşamasının ve Nart toplumunun yeni buluşlarının simgesidir.
     Halkın gözünde çok güçlüdür. Ünlü Seteney Guaşe ile kimi zaman yardımlaşarak, toplumsal sorunları çözerler. Kimi zaman da birbirlerine ters düşerler. Setney Guaşe kızgın taş parçasını Tlepş'e kırdırarak Sosrikua'nın doğmasını sağlar. Sosrikua'yı maşası ile suya daldırarak çelikleştiren yine Nart Tlepş'tir.
     Sosrikua'nın bir kahramana yaraşır biçimde eğitilmesini, silah kullanmasını öğrenmesini Seteney'in önerisi üzerine yine Nart Tlepş üstlenir. Bu manevi çocuğunun silah kullanma çağına geldiğini anlayan Seteney, Tlepş'e sihirli silahlar ısmarlar. Kahramanımız bu yönü ile Grek Mitolojisinin topal ve çirkin tanrısı, ateş ve demircilerin piri Hephaistos'u anımsatır. Akhilleus Troya savaşlarına giderken annesi Thetis Hephaistos'a giderek oğlu için efsunlu silahlar yapmasını ister.
     Topal Hephaistos tanrıçaların en güzeli Aphrodite ile evlidir. Gerçi Tlepş ile Seteney Guaşe'nin evli oldukları pek anlatılmaz, ancak ilişkileri adı geçen Grek tanrılarını anımsatmaktadır. Bu benzerliğe karşın Tlepş'in tüm buluşları toplumun yararınadır. Hephaistos ise devamlı kin güden ve kötülük düşünen bir tanrı olarak tanımlanır. Buluşlarını kendisi ile alay eden, kendisini küçümseyen diğer tanrılar aleyhine kullanır. Hatta topal olduğu için oğlundan utanan annesi tanrıça Hera bile onun şerrinden kurtulamaz. Topal tanrı, içine zincirler sakladığı bir taht yaparak annesine götürür. Hera tahta oturunca zincirlerle bağlanır ve bir daha kurtulamaz. Kısacası topal ve çirkin oluşundan aşağılık duygusuna kapılmış olan Hephaistos kötülük yapmaktan kendisini alamayan bir mitoloji kahramanıdır.
     Oysa Tlepş güçlüdür, cesurdur. Tarım araçlarından döküm araçlarına, silah yapımına kadar tüm uygarlık gereksinimlerini toplum yararına yapar. Buluşlarında en yakın danışmanı ve yardımcısı Seteney'dir. Abazin Halk Destanlarından Türkçeleştirdiğimiz aşağıdaki text bunun en güzel örneğidir.
     "Nartlar güçlü ve insanüstü ırktı. Sert mizaçlı idiler. Büyük bir halk idi Nartlar... Çok güçlü atları vardı, alp (mitolojik olaylarda geçen, dağlara uçarak çıkan kanatlı at türü) soyundan gelen. Toplumsal düzenleri vardı. Sorunlarını yaşadıkları Guım (kuma) ırmağı kıyısında toplanan kurultayda çözümlerlerdi.
     Evlenmiş, çok güzel ve akıllı bir kadın yaşardı aralarında. Seteney guaşe bilge idi, O nartların her derdine derman olurdu, felaketlerde, kıtlık yollarında, savaşlarda halkına yol gösterirdi, başı derde düşen ona koşardı.
     O çağlarda nartlar çok yaşarlardı; ikiyüz, üçyüz yıl kadar... Uzun yaşamlı olurd Nart halkının bireyleri... Bu uzun yaşamlı halkın arasında Seteney'in belli bir yeri vardı. Aynı çağlarda Nartlar'ın demirci ustası tlepş de yaşamaktaydı. Seteney sık sık Tlepş'in dökümhanesine giderdi, "Örsü taştan, çekicide ağaçtan oldğu için yoruluyor" diye üzülürdü. Bir gün "Tlepş'in örsü ve çekici demirden olsa bu kadar yorulmazdı" diye düşünen akıllı kadın bir ağaç parçasını yontarak bir takım örs ve çekiç maketi yapar, çekiç maketinin tam ortasını delerek sap takılacak yeride belirtir. Onuru kırılmasın diye Tlepş'e söylemez, gizlice gidip yaptığı maketleri dökümhanenin penceresinden içeriye bırakır. sabah olup Tlepş iş yerini açtığında ağaç maketlere bakar bir süre, nerden geldiğini anlayamaz. ancak bunların örs ve çekiç modeli olduğunu kavrar hemen. "Bu örs olmalı, bu da yanılmıyorsam çekiç" diye söylenir kendi kendine...Önce örsü döker demirden, sonra çekici şekillendirir makete uygun biçimde... Ortasına açtığı delikten de sap takar. Böylece Tlepş'in takımı tamamlanmış olur. Ama çalışırken yine zorluk çeker. Ateşten aldığı kızgın demir parçaları ellerini yakmaktadır. Bir tutacak yapmak gelmez aklına. O güne dek bir akıllı çıkıp da bir kerpeden veya maşa yapmayı düşünmemiştir henüz.
     Dökümhaneye sık sık uğrayan Seteney durumu izler bir süre, fakat bir yolunu bulamaz, ne yapsa da Tlepş'in ellerini yanmaktan kurtarsa?...
     Derken birgün, Seteney suya giderken yolda iki küçük yılan yavrusu görür. Yılancıklar boyunlarını birbirinin üzerinden geçirmiş, uyumakta... Sarmaş dolaş yatan yılanlara bakarken Seteney'in aklına bir fikir gelir, bir dal parçasına taktığı yılanları, şekilleri bozulmadan Tlepş'e götürür: "Tlepş, Tlepş ilginç, çok ilginç bir şey buldum. Örsün çekicin tamam, bunun gibi demirden bir şey yapda ellerin yanmaktan kurtulsun.."
     Tlepş boyunlarındanbirbirine çakılmış yılan ölülerine bakar, bakar da onların biçimlerini erimiş demirden biçimlendirir. Maşa veya kerpetenin bulunuşu böylece seteney'in parlak zekasından doğar.
     Kahramanımız yararlı buluşları, gücü, haksızlıklara baş kaldırışı ile günümüze dek çeşitli ozanların ve yazarların esin kaynağı olmuştur. Ömer Seyfettin'in "Diyet" öyküsündeki demirci kahramanından, Yaşar Kemal'in "Ağrı Dağı Efsanesi"ndeki Demirci Hüsso'ya değin çeşitli yazarlarca işlenen demirci motifi Nart Tlepş ve Greklerin Topal Hephaistos'unun edebiyata yansıması biçimidir bizce...
 Nart Sosrıkua
     Kuzey Kafkasya Halk Destanlarının ünü en yaygın olan kahramanıdır Sosrıkua. Her çağda, her dönemde Nart Destanlarının bilinen kahramanıdır. Diğer kahramanlarından hiç biri Sosrıkua kadar ünlü değildir.
     Sosrıkua'nın doğuşu ile ilgili öykü çok ilginçtir. Ünlü Nart kadın kahramanı Seteney Guaşe Bakhsan Irmağı kıyısında çamaşır yıkarken Nartların sığırtmacı onu görür ve güzelliğine vurulur. Fırlayıveren aşk oku, karşı kıyıda üzerinde çamaşır yıkanan taşa çarpar. Taş hemen ısınmaya ve büyümeye başlar. Seteney sıcak taşı eteğine sararak Nart Tlepş'in dökümhanesine götürür. Tlepş büyük çekici ile taşı kırar, içinden ateş saçan, kor halindeki Sosrıkua çıkar. bu nedenle Nart Tlepş ile Seteney Guaşe'nin oğlu sayılır Nart sosrıkua...
     Sosrıkua'nın bir kaya parçasından doğuşu Grek mitolojisindeki "Cyclop", ve Türk Destanlarındaki "Tepegöz"ün doğuşu motifi ile benzerlik taşır. Bu üç destan kahramanının doğuşu taş orijinli bir motifte birleşmiştir.
     Sosrıkua isminin etmolojik araştırması da doğuşunu anlatan öyküyü tamamlamaktadır. Kabardey - Besleney - Abazin şiveleri ile "SOSRIKUA", Abzekh, Şapsığı, Bjeduğ, Kemırguey, Hatıkuey vb. batı adiğe gruplarının şivesi ile "SaWsıruk" olan ismin hece hece bölünerek incelenmesi yukarıdaki savımızıdoğrulamaktadır. Şöyle ki;
     "So-sı-rı-kua" veya "Saw-sı-rı-ko" sözcüğünde;
     "Se", bıçak veya kılınç anlamındadır. "Sır" veya "stır", sıcak anlamındadır. "V(vo)" vvurmak veya ateş etmek anlamındadır.
     "Kue" yada "ko" oğul anlamındadır. Kişi veya aile isminin sonunda kullanılan bir takıdır.
     Adiğe dilindeki "Sosrıkua" isminin anlamını bölmeye göre ele alırsak, "Saw-sır", "Şa-we-stır", sıcak çocuk, ateş saçan, yakan erkek çocuk anlamına gelir.
     Nart kahramanlarının en ünlüsüdür demiştik Sosrıkua için. Onsuz Nart öyküleri çok yavandır. Bu destan kahramanımız öykülere o denli damgasını vurmuşturki, başta uluslarda Prometheus veya Akhilleus olmuştur, biraz da Adonis'tir Sosrıkua'mın Çerkes mitolojisinde...
     İnsanoğluna sunduğu yararlı buluşları nedeni ile çağ çağ, kuşakların gönlünde yüzyıllardır taht kurmuştur. Ateşi, darı tohumunu halkına getirmiş, şarap mayalamasını onlara öğretmiştir. Sosrıkua ile ilgili dizelerde Kuzey Kafkasya boyları söze "Sosrıkua Di Nekhu, Sosrıkua Di Khan", " Sosrıkua ışığımız, Sosrıkua oğlumuz, yiğidimiz" nitelemeleri ile başlar.
     Tanrılardan ateş çalarak insanlığın uygarlık aşamalarında yerine getirdiği görevi Greklerin Prometheus'una benzer. ancak, ateşi insanlar için çalan bir kahramanın ismi daha geçer Nart Destanlarında, Nesren Jak'e ile Sosrıkua çoğu destanlarda aynı motiflerde birleşirler. Çelikten vucudu, et ve kemikten diz kapakları ile bir yerde Akhilleus'un ta kendisidir. Tlepş'in demirci çekici ile ateş saçarak doğan kahramanımız, dizinden maşa ile tutularak suya daldırılmış ve vucuduna su verilerek çelikleştirilmiştir. Düşmanları onu insan özelliği gösteren dizlerinden vurmak isterler. Maşanın altında kaldığı için su verilemeyen ve et kemik olarak kalmış dizlerinden...
     Aynı şekilde Akhilleus'un annesi Tanrıça Thetis oğlunu doğurunca yıkamak için Stys ırmağına batırmış, böylece onu silah işlemez hale getirmiştir. Ancak annesinin eli altında kalan topukları su ile temas etmedikleri için et ve kemik olarak kalmıştır. Troya kuşatmasında Hector'un attığı okun topuğuna saplanması üzerine ölmüştür.
     Çoğu destan textlerinde Sosrıkua, atılgan, gençliğinin verdiği coşku ile pervasızdır. Ancak onun Sınırlayan temkinli Nart yaşlıları vardır. Wezırmes, Tlepş gibi... annesi Seteney Guaşe genç sosrıkua'yı bu yaşlı nartlara teslim etmiştir. ateşin Tanrılardan ya da devlerden kaçırılması, darı tohumunun halka verilmesi, şarap mayalamasının halka öğretilmesinden tutun da Nart Tlepş'in orağı bulmasına dek Nart halkının uygarlık aşamalarında Nart Sosrıkua'nın büyük katkıları vardır. atı Tığujey, denizatı Tanrıçası Psıtha Guaşe tarafından Nart kahramanı Pice'ye armağan edilen kanatlı atın yavrusudur. Grek Mitolojisinde Pegasus motifinde de bu kanatlı atı görmekteyiz. Onunla bir sıçrayışta Kafkasların en yüksek doruklarına, Oşhamahue (Elbruz) tepesine ulaşır. Savaşlarda Nartların önünde uçarak düşmana saldırır.
     Sosrıkua motifi şu veya bu isim altında, hangi adla olursa olsun, ilk çağ ozanlarından Homeros, Aişkilos'tan Tevfik fikret'e kadar ozanların şiirlerinde değişmeyen, eskimeyen bir kaynak olmuştur. Başka bir deyişle uygarlığın ve yeniliklerin simgesi olmuştur. Dünya mitolojisi ve Literatüründe günümüze dek yaşaya gelmiştir.
 Seteney GUAŞE
     Kuzey Kafkasya Halk Destanlarının sembolü olmuştur Seteney Guaşe. Güzeldir, bilgedir, Nart kurultaylarında çözümlenemeyen toplumsal sorunlar O'nun dudakları arasından çıkan sihirli bir kaç söz ile hallolur.
     Yarı tanrıça - yarı insan bir özelliği vardır. Grek mitolojisinde de rastlarız bu tür kahramanlara, örneğin, Achilleus, Hector, Agamemnon, Paris yarı tanrı - yarı insan kahramanlardır. Ne var ki Grek mitolojisinde kadın kahramanların çoğu salt tanrıça niteliği gösterir. Athena, Hera Aphrodite, Artemis bu tür tanrıçalardır. Seteney Guaşe ise Kuzey Kafkasya mitolojisinde tektir. Saydıpımız Grek tanrıçalarının kimi özelliklerini tek kişilikte birleştirmektedir. Güzelliği ile Aphrodite, cesur ve bilge oluşu ile Athena ve Hera'dır. Biraz da Artemis'tir Kuzey Kafkasya Mitolojisinde Seteney...
     Demirci Tlepş ile olan ilişkisi, aphrodite ile ateş ve demirciler tanrısı topal ve çirkin Hephaistos arasındaki bağa benzer. Seteney'in çok yönlü işlevlerine kıyasla Grek tanrıçalarının işlevleri tek yönlüdür. Seteney'in farklı özellikleri Grek Mitolojisinde ayrı bir tanrıça ile simgelenmiştir.
     Seteney için bilgedir demiştik, Büyük Nart Kurultaylarının çözemediği toplumsal sorunları çözer demiştik. Bu özelliği ile batılı araştırmacıları ve Kafkasologları yanlış yanılgılara itmiştir Seteney... Bu bilim adamları nart topluluğunu, dolayısıyla Kuzey Kafkasya boylarının anaerkil (Matriarkal) bir yapıya sahip oldukları kanısına varmışlardır. Anaerkil savına dayanak olarak da Sosrıkua'nın "Seteney oğlu Sosrıkua" (Seteneyko Sosrıkua) olarak tanımlanmasını göstermişlerdir. Oysa bu durum Seteney'in güçlü kişiliği nedeniyle yalnız Sosrıkua için geçerlidir. Sosrıkua dışında annesinin adı ile anılan Nart kahramanı yoktur. sosrıkua ve Seteney'in Kuzey Kafkasya Mitolojisindeki etkinlikleri Kuzey Kafkasya boylarının geçmişte salt anaerkil bir yapıya sahip olduklarını kanıtlamaya yetmez. Her toplumda olduğu gibi belli bir zaman kesiminde anaerkil bir düzene rastlanabilir. ancak Seteney Guaşe ile ilgili textlerin yoğun bir biçimde söylendiği çağlarda Kuzey Kafkas boylarının anaerkil süreyi tamamlayıp tamamlamadıklarını gösterir kesin deliller henüz saptanamaıştır.
     Kuzey Kafkasya toplumlarının Abazin-Abhaz-Adiğr gruplarında bu kahramanı Seteney ismi ile yaşıya gelmiştir. Osetin-Karaçay-Balkar dillerinde Şatana veya Satana şeklinde değişikliklere uğramıştır.
     Seteney ismi günümüz Kafkas dillerinde çiçeklerin en güzeli olan "Gül" anlamında kullanılmaktadır. Dolayısı ile kadın güzelliği ve erdemin sembolü olan bu destan kahramanının güzelliği, çiçeklerin en güzeli olan "gül-rosa" ile eş anlamlı tutulmuştur. Seteney sözcüğünün ayrışımından gülden başka anlamlar da çıkabilmektedir. Şöyle ki;
     Adiğe şive grubunda "SE" sözcüğü bıçak, kılınç anlamında kullanılmaktadır. "TIN" veya "TEN" sözcüğü vermek veya lutufta bulunmak anlamındadır. "SETIN" bıçak vermek sözcüğü, belki de kahramanımızın isminin kökü olmuştur. Çoğu araştırmacılar bu açıklamada birleşmektedirler. Orta ve yeni çağlarda silahşör ve şövalyelerin ödüllendirilişi, onlara soylu ünvanlar verilişi, kılınçla (hükümdarca, özelliklede kadın hükümdarlarca) kutsanmalarından sonra olurdu. Batıda olduğu kadar Türk-İslam geleneklerinde de bu özellikler son yıllara kadar yaşamıştır (Kılıç kuşanma törenleri gibi). Bu uluslararası gelenekle Seteney'in güçlü kişiliği birleştiğinde sözcüğün kökenine, doğuşuna yaklaşabiliriz. Bu topluma düşünce ve davranışları ile yön verebilen, Nart kahramanlarına önderlik eden kadın kahramanın onlara silah vermesi, toplum için yöneticilik ve ünvanlar dağıtması olağandır. Böyle bir araştırma ile gerçeğe yaklaşmakta birçok bilim adamı birleşmektedir.
     Geriye aydınlatılması gereken bir husus kalmaktadır: gül ile Seteney arasındaki ilişki, Kuzey Kafkasyalılar güzellikte ve bilgelikte eşi bulunmayan bu kahraman ile çiçeklerin en göz alıcısı olan, bir tanrıçaya yakışan "GÜL"ü şekilde ve anlamda birleştirmiştir.
     Gül ile Seteney isminin arasındaki ilişki bir rastlantı sonucu, Arapgir ilçesinde yaşayan Hımsat adlı bir Kabardey nineden derlediğimiz bir küçük text ile aydınlanmış olmaktadır. Bu texti burada kısaltarak vermekteyiz:
     "Seteney bir gün evinin bahçesinde oturmuş sırma işlerken, uzakta dağ yamacında, oğlu genç sosrıkua'nın devlerle kavgaya tutuştuğunu, devlerin onu öldürmek için, dizlerinden yaralamaya çalıştıklarını, bunun içinde dağdan Sosrıkua'nın üzerine demir tekerler yuvarladıklarını görür. Oğlunun ölüm ile karşı karşıya olduğunu anlar, gergefindeki sırma işlemesini bir tarafa fırlatarak oğlunu kurtarmaya koşar. Bahçe çitinden atlarken ayağına beyaz güllerin dikeni batar, ayağından damlayan kanlarla bir anda bütün beyaz güller kırmızıya dönüşür. O günden bu yana Kuzey Kafkasyalılar kırmızı gül anlamına gelen Seteney ismini kız çocuklarına ad olarak seçerler."
     Bu küçük text, Kuzey Kafkasya Mitolojisinde karanlık kalan bir kavramı az da olsa aydınlatması bakımından önemlidir. Çünkü Hadağtle asker'in "Nartlar"ında, ne Dumesil'in "Mythe et Epopee" adlı yapıtında, nede son ıolarak 1975 yılında yayınlanan Meremkuıl Vladimir'in "Nartı Abazinsky Narodny Epos" adlı yapıtında bu konu bu denli aydınlığa kavuşturulamamıştır. Bu kısa öykü öteden beri savunulan Kuzey Kafkasya ve Grek mitolojilerinin arasındaki benzerlik ve Grek mitolojisinin Kafkasya mitolojisinden etkilenmiş olduğu savlarınıda desteklemektedir. Tanrıça Aphrodite ile Seteney'in benzeşimi bu sav'ın bir bölümüdür. Grek mitolojisine göre: "Kıskançlık yüzünden diğer tanrılar yakışıklı Adonis'in üzerine bir yaban domuzu salarlar. Sevgilisinin yardımına koşan Aphrodite'nin ayağına beyaz gülün dikeni batar. Yaradan akan bir damla kan Tanrıçanın çiçeği olan beyaz gülleri kırmızıya boyar." Ancak bu destan textinin Kuzey Kafkasya'dan Antik Grek'e geçtiğini ısrarla savunmaktayız. Zira Antik Yunan dilinde "Aphrodite" sözcüğü ile "gül" sözcüğü arasından etimolojik veya öyküsel hiçbir ilişki bulunmamaktadır. Oysa Çerkes dillerinde gülün karşılığı hala Seteney olarak yaşamaktadır.
     Nartların en yaşlısı Wezırmes'ten kendi oğlu genç Sosrıkua'ya kadar herkesin akıl hocasıdır Seteney. Savaş ve barışa karar vermek, hasat için yeni usuller bulmak, onun görevlerindendir. Hastalık, kıtlık, deprem gibi doğal afetlerde toplumun son danışma mercii Seteney Guaşe'dir. Adiyukh, Yemğazei Gıaşe, Psıtha Guaşe gibi kadın kahramanlar salt güzellikte kadın olarak ün salmışlardır. Seteney Guaşe ise tek başına bir karr ve yargı mercii gibi Nart halkını etkilemektedir.
     Doğan çocukalrın isim annesidir. Adını verdiği her çocuğun  kulağına üflemek onun toplumsal görevlerindendir. Kulağına üflemediği çocuk geri zekalı olmağa mahkumdur. Bu konuda o denli bencilce davranırki, işine burnunu sokan Nart Tlepş ile çatışmaktan ve onu kırmaktan bile çekinmez.
     Seteney bütün bu özellikleri ile Kuzey Kafkasya sanatında, toplumun isminde, zevkinde ve düşüncesinde destan çağından bugüne dek yaşamaktadır. Her çağda güzelliğin, bilgeliğin, aklın, sağduyunun, erdemin sembolü olagelmiştir.
 Nart BadiNokue
     Badinokue (Adiğey şivesinde Şebatniko) Kuzey Kafkasya mitoloji kahramanlarının en ilginç olanlarındandır. Daha önce sözü edilen Sosrıkua, Tlepş ve benzeri kahramanlar, iyi savaşçı olmak, toplumu yönetmek gibi özellikleri ile destanlarda iz bırakmışlardır. Badinokue ise bu özelliklerinin yanı sıra müzik, şşir gibi sanat alanlarına yönelik davranışları ile Nart toplumunu estetik açıdan etkileyen bir destan kahramanıdır.
     Kabardey-Besleney-Abazin şivelerinde "Badinokue" olarak geçen bu kahramanın ismine Karadeniz'in doğusundaki mezar taşlarında rastlanıldığı açıklanmaktadır. Gürcü bilimadamı Y.A. Çavaşvili'nin "Gürcü Tarihinin Problemleri" adlı yapıtında bu sav açıkça işlenmiştir.
     Prof. G.V. Ragova'ya göre, bu denli karışık Adiğe isimlerinin yazıldığı ve kullanılmaya başlandığı tarih bilinmeyecek kadar eskidir.
     Şebetriko ismi el açoklığı anlamına gelmektedir. Bolluğu içerir ve çok heceli bir sözcüktür. Bu isim hece hece ayrıldığında "Şe-ben-rı-te-rer" oku çok veren anlamı çıkmaktadır. Ok ve yayı çok kullanan Nart kahramanları için çok doğal bir isim olduğu görülmektedir. Sözcüğün sonundaki "Rıt-re" bölümü Abazince'de de vermek mastarı ile çakışmaktadır.
     "Ko"=Oğul, "Yı-ko"=Oğlu anlamına geldiği tüm Adiğelerce bilinen basit bir dilbilgisi kuralıdır. "Şebetniko" ismi ise "Çok silah verenin oğlu" anlamına gelmektedir. Aynı kurallara uyan Adiğe isimleri pek çoktur."Kışoko, Aleciko, Ghıbıjko" gibi isimlerdeki 'ş' harfi Şapsığ söyleşinde ince, diğer Adiğe boylarının söyleyişlerinde kalın olarak kullanılır. Şı (kalın), Şi (ince), aşe, "Şebetniko" sözcüklerinin etimolojik araştırmasını yaparken dikkatleri "be" sözcüğü çekmektedir. Bu sözcük eski Adiğe dilinde bulunmakla beraber bu gün Kabardey söyleyişinde fazla kullanılmamaktadır. O halde Adiğeler, Karadeniz, KErç, Azak ve Psıj kıyılarında topluca yaşarken ve aynı lehçe ile konuşurlarken "be" takısı da dilde yaşamakta idi. Öyle ise "Şebetmiko" ismi de o çağlarda kullanılmaya başlanmıştır. Hatta günümüzde Abazincede "Be ğue-re" şeklinde kullanılan ve çoğalmak, bollaşmak, üremek anlamına kullanılam sözcükte bile "be"=çok kökü hala yaşamaktadır. Şebatnıko isminin Abhazlarda da pek değişmeden kullanıldığı (Nart Şabatnıko, Naşbatıkua) ortaya çıkmaktadır. Adiğe Phonemlerinin (Na-ş-ba-tı-ko) hepsi Abhaz dilinde yaşamaktadır. Hatta Adiğe telafuz kurallarına uygun biçimde Abhazca'da da kullanılmaktadır.
     Bugün Adiğey de, Karadeniz kıyısı Şapsığlarında, "Şebatın", "Şebatnıkua" denildiği halde, Çerkesk'te, Kabardey'de bu isim "Şebadınokua", "Badınokua" şeklinde kullanılmaktadır. Bı isimdeki "T" phonemi, iç Adiğe (Kabardey-Besleney) dilinde kelime içinde "D" olmaktadır. Bu konuda bir kaç örnek vermekte yarar vardır: "Tığuse-Diğuse, Thamate-Thamade" şekline dönüşmektedir. Kabardey söyleyişindeki "Badınokue" ismi komşu Osetin ve Abazin söyleyişlerine Kabardey telaffuzu ile geçmiştir. Bu dillerde de Badınokue şeklinde kullanılmaktadır.
     Bütün bu açıklamalardan ulaşılan sonuç şudur:
     "Şebat" "Şebatniko", Badınokue" sözcüklerinin ifade ettiği ad aynı addır. İsa'dan önceki yüzyıllarda yazılmış, Grek Destanlarında da bu isme rastlanmaktadır. Ayrıca Linguistik karakterlerde yukarıda sözü edilen özellikler de vardır. O halde bu ünlü Nart isminin Adiğe-Abhaz grubu Kuzey Kafkasyalılara ait olduğu gerçeği aydınlığa kavuşmaktadır.
     Kahramanımızın isminin bu açıklama dışındaki özellikleri Hadağatle Asker'in "Nartlar" derlemesinde yeterince belirtilmiştir. Bu yazıda biz Kafkasya dışında, özellikle Türkiye'nin belirli bir bölgesinde yaşayan Kuzey Kafkasyalılar arasında, bu kahramanın nasıl tanındığı ve Grek mitolojisindeki aynı tip motiflerle karşılaştırmasını yaparak kısa da olsa Hadağatle Asker'in bu konuya ilişkin derlemesinde haklı olarak açık bıraktığı bir cepheyi tamamlamak amacındayız.
     Badinokue mitolojimizde "Khamılepşine" (Kamıştan yapılan bir Kafkas flütü) çalan, kırlarda, ormanlarda sürülerini otlatan, doğaya aşık bir kahraman olarak tanımlanır. Kafkasya'da yapılan derlemelere girmeyen bir öyküsü aynı zamanda Kafkas Folk danslarından "Kafe" veya "Zefako" veya "Guaşemahue"nin doğuşunuda anlatması bakımından ilginçtir:
     "Nart Babinokue yukarı Kuban yamaçlarında sürüsünün otlatmaktadır. Çevredeki toprak ve yaylalar varlıklı bir prens'in yönetimidedir. Prens'in kızı genç Guaşe uzun süredir melankolik bir hastalıktan kurtarılamamaktadır. Yemeden içmeden kesilmiş, gülmez konuşmaz olmuştur. Kızını bu hastalıktan kurtaramayan prens, uçan kuştan medet umar hale gelmiştir. Her yana haber salarak, kızını bu beladan kurtaracak kişi ile evlendireceğini, bu kişiye mal ve mülkünün yarısını vereceğini duyurur. Ülkenin dört bir yanından gelenler her konuda her türlü ustalıklarını gösterirler. Şarkı söylerler, masal anlatırlar, prensesi güldürmek için her yola baçvururlar. Ancak güzel kızı karanlık dünyasından kurtaramazlar.
     Nart Badinokue ise sürüsünü suya saldıktan sonra bir ağacın altına çekilerek Khamılepşine'sini dudağına götürür, bütün ustalığını göstererek çalmağa başlar. Sesten sese melodiden melodiye geçerek hızlanır. Sihirli borusundan o güne dek duyulmamış güzellikte eserler dökülmeye başlar.
     Badinokue'nin çaldığı hava o denli güzeldir ki, bahçeye çıkartılan hasta prensesin kulağına kadar gider. Guaşe yıllar süren uykudan uyanır gibi gözlerinin açar, gülümsyerek yerinden kalkar, müzüğin çoşkusuna kendisini bırakarak o güne dek görülmemiş incelikte bir dansa başlar, kuş gibi, tüy gibi kayıp gider prenses... Durup dinlenmeden danseder danseder danseder... Görenler bu mutlu olayı prense duyurmak için koşarlar. (Bu text Pınarbaşı ilçesinin Kazancık köyünde K'unip'at Kadir tarafından anlatılmıştır. Y. Özdemir çocukluğunda duyduğu şekli ile kaleme almıştır.)
     Nart Badinokue güzel Guaşe ile evlenirmi bilmiyoruz, ancak "Kafe"nin bugün bile Çerkesler arasında en çok sevilen ve beğenilen danslardan biri olduğunu biliyoruz. Sözü Kafe'ye getirmiş iken bu konuda kısada bir açıklama yapmayı faydalı buluyoruz. Adiğe dilinde müzik eşliğinde oyun, dans genel anlamında kullanılır Kafe sözcüğü. Özellikle Kabardey-Besleney gruplarında her türlü dans karşılığında kullanıldığı gibi bir erkek ve bir kız dansçının düo şeklinde oynadığı, karşılıklı uzun gidiş dönüş ve geçiş hareketleri ile oynanan ağır ve soylu bir dansın adı olarak da kullanılır. Gerçekte bu dansın adı "Kafe" olmayıp "Guaşemahue veya Guaşemaf" (Prensesin günü veya uğuru anlamına)dır. Nitekim Yukarı Kuban, bugünkü Karaçay-Çerkesk Özerk Bölgesi yöresinden ayrılıp Uzunyayla yöresine yerleşmiş olan Abazin köylerinde bu gün bile bu dansa Guaşemahue denmektedir.
     Bir Guaşeyi onulmaz hastalıklarından kurtaran bir melodinin, bir dansın bu tür adlandırılması anlamlı olduğu kadar Nart Badinokue'nin özelliklerini yansıtan destanların Çerkes halkının belleğinde ve zevkinde şimdilere dek yaşayan bir kanıtıdır da...
     Nart Badinokue'yi müzikle ilişkisi bakımından Grek mitolojisindeki Tanrı "Pan", latin mitolojisindeki "Faunus" adlı kahramanlara benzetebiliriz. Grek mitolojisinde tanrı Pan, küçükbaş hayvanların ve çobanların koruyucusudur. Keçi ayaklı ve insan başlı olarak düşünülürdü. Maykop kurganlarında yapılan kazılardan çıkarılan altın kaplama tabletlerde bu tasvire uyan kabartmalara rastlanması çok ilginçtir. Bu anlatıma uyan başka kahraman daha vardır Çerkes mitolojisinde. Keçi ayaklı olan ve düğün bayram töreni, hasat töreni gibi insanları toplayan olaylarda ortaya çıkan ve toplumu eğlendiren "Ceğafe" adlı bu kahraman özellikle Abazin Halk Destanların'da sık sık konu olur.  Tanrı Pan kavalını çok sever. İnsanların ve hayvanların uykuya daldığı sıcak yaz günlerinde öğle vakti birden bire beklenmedik gürültüler koparır, çevreye korku saçarmış. Maraton savaşlarında Persler'i bu şekilde bozguna uğrettığı için Atinalılar Tanrı Pan onuruna Akropol eteklerinde bir tapınak bile yaptırırlar. Pan'ın bu özellikleri çağdaş edebiyatta ve sanatta bile etkisini göstermiştir. Fransız bestecilerden Cladue Debussy, "La Mer" adlı yapıtında Tanrı Pan'ın gürültüsünü ve kavalını simgeleyen solo flüt partisini "Prelude de L1apremidie d'un Pan" (Bir Pan'ın Öğleden Sonrası Prelüdü) bir bölümde işlenmiştir.
     Bizim Mitolojimizde Nart Badinokua omuzları Kafkas Dağları genişliğinde, bir omzunda güneş doğarken, öbür omzunda gece karanlığının olduğu, bir omuzunda bahar başlarken, diğer omuzunda karakışın hüküm sürdüğü şeklinde tanıtılmaktadır. Bu özellikleri ile günümüze dek şarkı ve destanları ile yaşaya gelmiştir.
 Nart Nesren Jake
     Yardımseverliği yüzünden kayalara çivilenen Nart Kahramanıdır. Geleceği bilebilen güçlü bir Nart Ulu'sudur. Bir Thamade'dir. Nart kurultaylarının değişmez başkanıdır.
     Bu Nart isminin etimolojik gelişimi çok ilginçtir. Eski çağlarda Kafkasyalıların antik yunanistan'la kültür alışverişi yaptıkları dönemden günümüze ulaşan yazılı Grek belgeleri ve o çağın grek düşüncesi bizi bazı arayış ve düşüncelere itmektedir. Dağlara zincirlenmiş Nesren, Kuzey Kafkasya ve Grek mitolojilerinin karşılaştırılmasından anlaşıldığı üzere Prometheus ile sanki akrabadır. Hatta daha ileri gidilerek belki aynı destan kahramanıdır denilebilir. 
     Kuzey Kafkasya'da geleneklere karşı geleni topluma kötülükte bulunan kişilerin belirgin bir yere zincirlenerek cezalandırıldıklarını anlatan öykülere pek çok rastlanır. Örneğin Yesımıkue Yeskot öyküsünde, bu yaşlı babanın kızlarını kaçıran Alreg Algoej'i yaptığı bu kötülüklerden dolayı yedi kat zincirle yere çakarlar. Aynı şekilde güzel Yispı (Peterez'in annesi) ne kötülük yapan dev Şhobğo'nun oğlu, kötülük yapmaya, canlara kıymaya başlayınca, Nartlar onuda dağlara çivilerler. Aynı motif Grek mitolojisinde de bulunmaktadır. Zeus'un oğlu olan Tantalos Frigya Kralı Pelops'un babasıdır. (Friglerin de Kuzey Kafkasya'dan Anadoluya gittikleri gerçeği karşısında motifin Grek Mitolojisine Kafkasya'dan gelip girdiği savı doğrulanmaktadır.) Çok varlıklı ve bütün tanrılarla dost olan bu destan kahramanı, tanrılara verdiği bir şölende, onların tanrılık kudretlerini anlamak için oğlu Pelops'u kesmiş, diğer etlere karıştırarak kızartmış ve diğer tanrılara sunmuştur. Kızı Persofone'yi yeni kaybettiği için dalgın ve üzgün olan Demeter farketmeden Pelops'un bir omzunu yemiş ve bitirmiş olduğu sırada, en büyük tanrı zeus işin farkına varmış ve tanrılarda bunun üzerine Hermes'i çağırmışlar, ona çocuğun geri kalan kısımlarını sihirli kazana koymasını emretmişler, sihirli kazana konulan çocuk kader tanrıçası Klothos'un yardımıyla canlanarak kazandan çıkmıştır. amcak bir omzu eksik kalmıştır. Yenen bu omuz yerine Zeus fildişi bir omuz takmıştır. Bu olaya sinirlenen tanrılar Tantalos'a şu cezayı vermişler; Tantalos susadığı zaman çenesine kadar suya batırılır, dudaklarını yaklaştırdığı zaman su dalgalanır içemez ve hemen su çekiliverir. Yer kupkuru kalır.
     Kuzey Kafkasyalıların da Semghur-Kartall ilgil, benzeri öyküleri vardır. Araştırmacı F.İ. Koçetev 1902 yılında yayınladığı "Jivoprisnaya Rusiya" dergisindeki bir makalesinde kartallarla ilgili öyküleri örnek vermektedir. "Bundan binlerce yıl önce Kafkaslarda yeşil tüylü bir kuş yaşardı. Adı Semghur idi. Bir gözü ile yerde olup biteni, diğer gözü ile gelecekte olabilecekleri görebilirdi"
     kötülük yapanların veya cezalandırılanların çivilenmesi çok eski bir motif olup Kuzey KAfkasya Destanlarından, Nesren Jak'eyi işleyen destan texti, ağıt, şarkı ve öykülerin hepsinde bu motif bulunmaktadır. Nesren ile ilgili destan parçaları ve öyküleri bağımsız bir kitap biçiminde Kabardey Bilim Araştırma Enstitüsü tarafından derlenip yayınlanmıştır.
     Kuzey Kafkasya Destanlarında çok sık rastlanan;
     "Nart kurultaylarının başkaı,
     Nesren Jak'e...
     Ore-da, Ore-da...
     Güçlü idi, cesurdu,
     Nesren Jak'e,
     Ore-da, Ore-da..."
şeklindeki şarkılardan da anlaşılacağı üzere bu destan kahramanımız, Nart kurultaylarına başkanlık eden ulu bir Thamade, bir liderd...
     Bu düzen içinde, Nesren'in başkanlığında mutlu bir yaşam sürerken, kötü Pakue topluma bela getirir. Onların ateşini çalıp dağlara, devlerin yurduna kaçırır. Toplum ateşsiz kalınca lider Nesren Jak'e yollara düşer. Pakue'yi bulup onunla konuşur:
     "Dur biraz, beni dinle...
     İnsanlarda kalmadı erdem...
     O-re-da...
     Unutmayın payımı...
     O-re-da...
     Kaçırdığın ateşte de
     O-re-da..." 
     İnsanlara ateşi yeniden getirmek için uğraşır. (Bu aşamada Nesren Jak'e, Sosrıkua ve Prometheus motiflerinin işlevleri karışmaktadır.) Nesren Jak'e tanrılara karşı gelmiştir. Ateşi onların elinden almak istemiştir. Tanrıların gazabından korkan insancıklar, tanrılara yaranmak için Oşhamhue (Elbruz) dağına çivilerler. Bir kartalı da üzerine salarlar. Sabahtan akşama kadar, Nesren'in ciğerlerini gagalar bu kartal, güneş batınca yaraları kapanır. Ertesi gün yine aynı işkence sürer, gider. Bu her gün böyle sürecektir. Ancak diğer Nart kahramanlarında Hımış oğlu Nart Peterez, O'nun yardımına koşar, kartalı öldürür. Ellerinde ateş ile dönerler.
     Bu destan tekxtinin ortaya çıkışı İsa'dan önce 4-5. binlere rastlamaktadır. Belki de insanların ateşi henüz yeni tanıdıkları çağlara uzanmaktadır. Kuzey Kafkasya'da Adiğe dilinde "Mef'ehu Apşi" (ateşin yansın...), en değerli selam anlamında hala yaşamaktadır. Abazincede de benzeri "Wulağua Yımçaraağat" dumanın sönmesin deyimi vardır. Eve yeni ayak basan gelin için yapılan huahualarda, iyi dileklerde "Wunaş'aşha Mıtajı jeu Wuıtkhajeu Wupsoır" (Ocağın sönmeden huzur içinde yaşa...) denirdi. Ateşin sönmeden yanması en büyük dilekti. Bu nedenledir ki (Leğuıne) gelin odasına kimi zaman (Maf'e Wuıne - ateş odası) denmiştir.  halde Greklerin Karadeniz kıyılarında görüldüğü çağlardan önce de Kuzey Kafkasyalılarda ateş, ateşi çalma, zincire vurma motifleri vardı. M.Ö. V. ve VI. yüzyıllarda Kafkasya kıyılarında Grek kolonileri kurulduktan sonra, bu motifleri alıp kendi dil ve kültürlerine adapte etmişler, yazıya geçirmişlerdir.
     Bu destan textlerinin ve motiflerinin dağlıların öz malı olduğunu, Greklerin sonradan bu kültürü benimsediklerinin savunan V.F. Miller, Şoratn Askerbiy gibi bilim adamları bulunmaktadır. Ünlü Gürcü yazarı Akakiy Çereteli, Antik Yunan mitolojisinde işlenen Prometheus ve Medea motifleri için "bunlar bizim tarafların, Kafkasların öz malıdır, öz Kafkas evlatlarıdır." demektedir.
     Prometheus da insanlar için tanrılardan ateş çalıp getirir. Bunun için öfkelenen tanrı Zeus onu Kafkas dağlarına zincirler. Ciğerlerini gagalayan kartal her gün gelmektedir. Hımış oğlu Nart Peterez'in yaptığı gibi, Herkülüs de Prometheus'u özgürlüğüne kavuşturmaktadır. Öte yandan, Aiskilus'un Trilojiya'sında  Prometheus'un çakıldığı yer tarif edilmektedir:
     "Medya suyu kıyısında oturu...
     Areyan'ın sevgilisi olan,
     Kafkasya'nın yüksek dağlarında...
     Ve Geçit kentlerinde oturan Sarmatlar
     Sivri uçlu mızrakları ile korkusuzca
     Savaşıyorlar..."
     Kuzey Kafkasya destanlarındaki motiflerle Antik Grek destanlarındaki motifler aynıdır. Grek dilinde Prometheus'un anlamı "İlkgören, İlk yapan, İlk kalde ulaşan, Işığı gören" demektir. Yunanlı Prometheus'la Kafkasyalı Nesren'in, bırakınız işlev benzerliklerini, isimlerin sözcük olarak ifade ettikleri anlamlar bie birbirine yakındır. Hatta daha ileriye giderek, Adiğece "Prımıtha" (İlk Tanrı) veya "Perematha" (öncekilerin tanrısı) sözcüğü ile Prometheus sözünün aynı sözcük olduğu bile bir yerde iddia edilmektedir.
     Prometheus sözcüğünün Kafkas dillerine akrabalığı bununla da bitmemektedir. Abazince ve Abhazca'da "Prı-Mı-tsa" (uçan ateş) sözcüğü düşünülürse, tanrılarda çaldığı ateşi uçarak insanlara ulaştıran mitoloji kahramanına bundan uygun bir isim herhalde düşünülemezdi.
     Yukarıda önceki çağlarda, Grekler Adiğe-abhaz grubu Kafkasyalılar ve Gürcülerle ilişki kurmuşlardır. Karadeniz kıyılarında Grek ticari kolonileri oluşmuştur. Bu ticari ve kültürel alışveriş içerisinde Proto-Çerkes döneminin "Meot" düzen ve geleneğini de Akdeniz havzasına, özelliklede Antik Yunanistan'a taşımışlardır. Destan ve öykülerimiz, o tüm dünyanın tanıdığı Grek ve Latin mitolojisine kaynak olmuştur. Bu kültür taşıma olayı dışında antik Kafkas halklarından "Akhaélar, veya "Akai"ler de Kuzey Kafkasya'dan Yunanistan yarınadasına yayılmışlardır.Akha!lar bu günkü Çerkes kolarında Ubıkh'lerin atalarıdır. Bu husus bilimsel olarak saptanmış bulunmaktadır.
     Uygarlık, ateş ile başlamıştır. Uygarlığı, ateşi insanoğluna taşıyan ister Sosrıkua, Nesren veya Prometheus olsun, ister abritskil veya Amiran olsun, bu destan kahramanlarının hepsi Kafkasya'nın, tüm dünyanın "Kaf-Dağı" olarak bildikleri o cennet ve masal ülkesinin çocuklarıdır. bu ülkede yaşayan ve tarihin bilinen çağlarından bu yana bu ülkenin gerçek sahibi olan Çerkeslerin ürettiği kültürdür.
 Hımış Oğlu Nart Peterz
     Kuzey Kafkasya Halak Destanlarında işlenen kahraman tiplerinin en korkusuzu, en güçlüsü olarak bilinen Nart Peterz'dir. Onun doğuşunu anlatan destan textlerinden anlaşıldığı kadarı ile henüz anne karnında iken babsı ölmüştür. Textte onun için şöyle denir.
     "Eğer kız olarak doğarsa
     Dikiş sepeti öerdürür,
     Oturtursunuz bir köşede...
     Eğer erkek doğarsa,
     Engin denizlere
     Azgın dalgalara atarız...
     Tanrı Peterez'i
     Erkek yaratır...
     Sıkı bir kamışlığa bırakırlar...
     Engin Denizlere ve
     Azgın dalgalara ulaşınca
     Engin deniz beşiğim,
     Giysimdir, der..."
     Tl'ibiy Bleustan'ın söylediği bu dizleler Yewtıkh Askerbiy'in 1934 yılında derlemiş olduğu Hatukuey yöresine ait "Hımış oğlu Peterez" adlı destandan alınmıştır. 
     Büyük bir fırtına sonucu kıyıya vuran bebeği çobanlar alıp büyütürler ve adını "Peterez" koyarlar (Düzburun). Bu isimin etimolojik incelemesine geçmeden önce başta Tevrat olmak üzere İncil ve Kur'an'da da anlatılan, sepete konulup Nil Nehrine bırakılan Hazreti Musa motifi ile yukarıdaki olayın benzerliğinin vurgulanması gerekmektedir. Kuzey Kafkasya'dan Orta Doğu'ya ve Akdemiz havzasına inen Kimmer, Meot, Fr,g, Trakhe, gibi Proto Çerkes boylarının Akdeniz kültürüne kazandırdıkları bu motif, giderek tek tanrılı semavi dinlerdeki anlatımlarda yerini almıştır. 
     Kuey Kafkasyalılar insanları vucut yapılarına, yaradılış biçimlerine, ya da herhangi bir özelliklerine göre isimlendirirlerdi, bu usul yerleşmiş bir gelenekti.
     Örneğin: Pakua= Küt burun,
     Naşhua= Gök gözlü gibi...
     Pe= Burun, terez= düzgün, düz, doğru.
     Bu iki sözcüğün birleşmesinden oluşan Peterez Adiğece de düzgün burunlu anlamına gelmektedir. Adiğe dilinin kuban şivesinde "P" Kabardey şivesinde "B" şeklinde yerini almıştır. "Piy, Biy=Düşman" sözcüğünde olduğu gibi.
     Bu değişiklikler konusunda, dil bilgini Prof. G.V. Ragova'nın saptadığı kurala göre; Batı Kuban şivesindeki P ve T, Kabardey şivesinde "B" ve "D" şeklinde yumuşak söyleyişe dönüşmüştür. Örneğin; "Pıte=Bıde" "Sert, kavi" sözcüğünde olduğugibi... Kural işlerken sözcüğün anlamı düşünmeden isim ya da terim olarak kullanıldığında "Peterez" Kabardeyce de "Beterez" olmuştur.
     Aynı isim Abhaz destanlarında "Peterez" olarak geçmektedir. Oset'ler Kabardey söyleyişine yakın biçimde "Batraz" sözcüğünü kullanmaktadırlar.
     Peterez ismi ile anılan, anlatılan kahramanımızın Antik Yunan'a ulaştığında Herakles adı ile başka bir kültürde karşımıza çıktığını görmekteyiz. Grek mitolojisinde anlatıldığı biçimi ile Herakles, Tanrı Zeus ile Elektrion adlı hükümdarın kızı prenses Alkmaine'nin oğludur. (Adiğe mitolojisinde ise Peterez Yıspi Prensesinin oğludur.) Kocası Zeus'u kıskanan Tanrıça Hera Prenses Alkmanie'den doğan bu çucuğu yok etmeye çalışır. Önce yatağına yılan koyar, henüz sekiz aylık olan Herakles yılanı boğar. Daha sonra Kithairon dağlarına gönderirler bebeği, dağda onu çobanlar yetiştirir (Peterez'i de çobanlar büyütmüştür.). Herakles',n Kaf-Dağı'na çivilenen Prometheus'u kartalı vurup kartarışı motifi ile Nesren Jak'e'nin aynin şekilde Peterez tarafından kurtarılışı motifleri çakışmaktadır. 
     Bu yardımsever, korkusuz ve yiğit destan kahramanı Kuzey Kafkasyalıların dilinde, şarkısında ve şiirinde yüzlerce yıldan bu yana yaşamını sürdürmektedir.
 Abritskil
     Abritskil motifi, halk destanları topluluğu içerisinde tamamen bağımsız, yalnız Abhaz halkı tarafından çağımıza ulaştırılan bir destan motifidir. Bu destanın derlenip gün ışığına çıkarılmasında ozan ve devlet adamı Bagrat Şınkuba'nın emeği büyüktür. Prof. Şalwa Yinalipa'nın deyimi ile "Şınkuba, çok eski bir altın vazo'nun parçalarını bir araya  getirerek Abritskil öyküsünü yeniden canlandırmıştır."
     Abritskil öyküsü Nart destanlarında olduğu gibi müzik eşliğinde söylenmez. Şarkı biçiminde söylendiğine şimdiye kadar rastlanmamıştır. Nartlardan ayıran bu özelliği, belkide bu destanın Nart destanlarının doğduğu çağdan daha genç bir dönemde ortaya çıkmsından kaynaklanmaktadır. Bu destan kahramanı, davranış biçimi olarak insanlara çok daha yakındır. Tanrılara baş kaldıran bu tür kahramanlar Kafkas mitolojisinin diğerdillerde söylenmiş destanlarında da bulunmaktadır.  Abritskil her ne kadar Nart Ddestanlarından daha genç ve daha farklı bir motif isede, tanrılara baş kaldırma açısından Sosrıkua ve Nesren Jak'e motifleri ile büyük bir benzerlik gösterir. Öte yandan Gürcü'lerin "Amiran" adlı destan kahramanına da benzer. Amiran tanrı soyundan gelir. Babası av tanrısıdır. İri-yarı, son derece büyük bir vucudu vardır. Öküz kadar güçlüdür. Bastığı toprak bile onu zor taşır. Hiç kimsenin yerinden kıpırdatamayacağı kadar iri silahları vardır. Çift kanatlı bir köpeğe binerek uçan bir görünüm ile tanımlanır. Abritskil gibi Amiran'da halkı korumak için tanrılarla savaşır. Tanrıların karşısında çok kötü bir yenilgiye uğrar. Tanrılar onu Kafkas dağlarına köpeği ile birlikte bağlarlar. Yıllarca karlarla gömülü olarak yaşar, tam kurtulacağı sırada zincirler daha da derine saplanarak pekiştirilir.
     Eşitliğin, sosyal düzenin kaybolduğu bir ortam içinde doğan abritskil düzenli bir toplumuan kahramanı değildir. Sosrıkua ile bu yönden çok farklıdır.  Bu düzensiz ortam onun kişiliğini politik açıdan oluşturur. Henüz destansı devlerin kaybolmadığı bir ortamda, insanların devler ve tanrılar karşısında güçsüz ve ezik bir durumda bulunmaları, Abritskil'in halkı koruması olgusu düşünüldüğünde, onun kişiliğinin politik açıdan oluşmasının nedeni daha iyi bir şekilde açıklamaktadır.
     Yukarıda anlatılan kahramanlar ve tasvirler karşılaştırıldığında Adiğe ve Abazin destanlarındaki Sosrıkua, Nesren Jak'e, Abhazkahramanı Abritskil, Gürcü kahramanı Amiran çok benzeşir. Bu kahramanların hepsinin Antik Grekteki paraleli Prometheus'tur. Bu motif daha önceki tanımlamalarda da belirttiğimiz gibi Kafkasya'dan Antik Yunan'a geçmiştir. Bu destantekstlerinin dağlıların öz malı olduğu Greklerin sonradan bu kültürü benimsediklerini savunanların başında V.F. Miller, Asker Şortanby, Şalwa Yinalipa, gibi bilim adamları bulunmaktadır. Gürcü yazarı Akakiy Çereteli Yunan Mitolojisinde işlenen bu motifler için, "bunlar bizim tarafların, Kafkasların öz evladıdır" demektedir.
     Abhaz edebiyatında "Adritskil" motifi pek çok kez işlenmiştir. Bu konuyu işleyen en ünlü yapıtlar 1910'da yayınlanan bir Dırmıt Gulya Şiiri ile Bagrat Şınkuba'nın Poezyası'dır.
     Abritskil abhaz halkının belleğinde, sanatında, düşünde bugün bile en canlı hali ile yaşamaktadır.